DARWINİZM’İN DNA İLE İLGİLİ YANILGILARINDAN BAZILARI

Kimi bilim adamları, bilimin gelişmesine katkıda bulunmaktan çok, evrim teorisini ayakta tutmak amacıyla emek ve zaman harcamaktadırlar. Darwinizm'i en baştan bir dogma olarak kabul ettikleri için, yaptıkları bilimsel araştırmalarda da yanlış sonuçlara yönelmektedirler. Nitekim moleküler biyoloji alanında evrim teorisine sözde deliller oluşturmak için, hiçbir bilimsel değeri olmayan çeşitli kavramlar ve tezler ortaya atmaktadırlar. Üstelik bu tezler ya da kavramlar, hiçbir bilimsel değerleri olmadığı halde, Darwinist medyada destek bulmakta ve topluma birer gerçek gibi sunulmaktadır. Ancak gelişen bilim ve teknoloji, bu iddiaların akıl dışılığını gözler önüne sermektedir. Materyalist dünya görüşünü ayakta tutma çabasından kaynaklanan taraflı yorumlar, çarpıtmalar, tek yanlı haberler, Yüce Allah'ın heryeri sarıp kuşatan ilmini, sanatını, aklını gizlemeye güç yetirememektedir. Kuran'da pek çok ayette hakkın batıl üzerindeki üstünlüğü bildirilmektedir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:

De ki: "Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir. De ki: "Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir." (Sebe Suresi, 48-49)

… Allah, batılı yok edip-ortadan kaldırır ve Kendi kelimeleriyle hakkı hak olarak pekiştirir (gerçekleştirir). Çünkü O, sinelerin özünde olanı bilendir. (Şura Suresi, 24)

Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) Kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir. (Yunus Suresi, 82)

Bu bölümde evrim teorisine destek olması hayaliyle ortaya atılan, sonuçsuz iddialardan sadece birkaçına genel hatlarıyla yer vereceğiz:

Evrimci Cehaletin Bir Örneği: Hurda DNA Yanılgısı

İnsan Genomu Projesi ile birlikte şu ana dek yalnızca DNA'daki şifre dizilimi ortaya çııkarılmış bulunmaktadır. Ancak bu şifrelerin insan vücudunda hangi fonksiyonları belirledikleri birkaç gen dışında henüz bilinmemektedir. DNA zinciri üzerinde protein kodlayan, diğer bir deyişle aktif olarak çalıştığı keşfedilen yaklaşık 30 bin gen bulunmaktadır. Ancak bu miktar, insan DNA'sının yalnızca %3'ünü oluşturmaktadır. Geriye kalan uzun DNA zincirinin ne işe yaradığı ise henüz bilinmemektedir.

İşte bu noktada evrimcilerin bu bilinmeyen üzerine bina ettikleri taraflı yorumları devreye girmektedir. Darwinist bilim adamları söz konusu genlerin hiçbir amacı olmadığını, bunların "saçma" ya da "çöp, hurda" dizilimlerden ibaret olduğunu öne sürerler. Milyonlarca yıllık hayali evrim sürecinde bu bölgelerin artık işlevlerini yitirmiş genler olduklarını iddia ederler. Oysa peşin hükümle öne sürülmüş bu iddia, bugün yeni bilimsel bulgular karşısında çürümüş bulunmaktadır. "Hurda DNA" kavramı 5-6 yıl öncesine dek, bilim adamlarının fonksiyonlarını bilmedikleri büyük DNA yığınlarına verdikleri isimdi.

Gen olarak tanımlayamadıkları bu çok uzun dizilimlere, o an için "junk DNA" (hurda/çöp/boş DNA) diyorlardı. Ancak iddiaların tersine, işe yaramadığı öne sürülen bölümlerin, aslında hayati fonksiyonları yönettikleri, çalışan kısımların tamirinde kritik önemleri olduğu ortaya çıkmıştır. Kaldı ki genetik bilimi DNA'nın işlevlerini tanımlamada henüz emekleme safhasındadır.

13 Mayıs 2002 tarihli Nature Genetics dergisinde yayınlanan bir makalede, Dr. John V. Moran ve ekibi hurda DNA'nın hareketli parçalarının, genom için tamir servisi sağlayan DNA parçaları olduğunu bildirdiler. Bunlar genom etrafında hareket edebilir ve kelime işlemi sırasında kopyala yapıştıra benzer bir işlem yaparak kendilerinin kopyasını üretirler. Bu özellik DNA'nın çift olan sarmalı ayrılmaya başladığında son derece faydalıdır. Çifte sarmal hücreye kimyasallar bulaştığında ya da herhangi bir baskı olduğunda yarılır ve hücre ölümüne sebep olabilir. Hurda DNA olduğu iddia edilen kısmın söz konusu parçaları genom içerisinde dolaşırlar ve bu tür ayrılmaları tespit ederler; böyle bir şeye rastladıklarında kendilerini araya sokarlar ve bu bölgeyi yeniden birleştirirler.

Zaman zaman evrimci kaynaklarda, canlılardaki bazı organların işlevsiz olduğu ileri sürülmekte ve bunların o canlıların atalarından miras kalmış ancak artık kullanmadıkları organlar olduğu iddia edilmektedir. Örneğin insan vücudundaki appendiks (apandisit) veya kuyruk sokumu, yıllarca "körelmiş organ" sayılmıştır. Oysaki son yılların bilimsel araştırmaları, tüm bu organların önemli işlevleri olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Evrimcilerin 20. yüzyıl başında çıkardıkları "körelmiş organlar listesi" bugün tamamen çürümüş durumdadır. Evrimci yazar Scadding'in ifadesiyle "biyoloji bilgisi arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçülmüş" ve sonunda yok olmuştur. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Araştırma Yayıncılık) Aynı şekilde, evrimcilerin öne sürdükleri "hurda DNA" kavramı, yani DNA'nın büyük bölümünün işe yaramaz olduğu iddiası da, yapılan yeni keşiflerle çürütülmüştür.


İnsan Genomu Projesi ve diğer genetik çalışmalarla birlikte, genlerin protein üretimi sırasında birbirleriyle devamlı bir etkileşim içinde oldukları ortaya çıktı. Bu üretim sırasında, bir genin diğer DNA bölümlerinden bağımsız olarak çalışmadığı anlaşıldı. Bugün varılan nokta göstermektedir ki, bir genin çalışması sırasında, özellikle protein kodlamaya başlama aşamasında, genleri oluşturmayan DNA bölümlerinin o geni düzenlemesi söz konusudur. İşte bu yüzden, araştırmaları yakından takip eden hiçbir bilim adamı, artık "hurda DNA" kavramına itibar etmemektedir.

Aslında DNA'nın hurda olduğu idda edilen kısımlarının devamlı faaliyet halinde olduğu ve henüz bilinmeyen farklı fonksiyonlara sahip olduğu evrimcilerin hoşuna gitmese de, uzun süreden beri ifade edilen bir gerçekti. Science dergisinde 1994 yılında yayınlanan "Hurda DNA Kendi Dilinde mi Konuşuyor?" başlıklı haberde, Harvard Tıp Fakültesi'ndeki moleküler biyologlar ve Boston Üniversitesi'nden fizikçiler bu konuya açıklık kazandırmışlardı. Çeşitli canlılardan alınan, 50.000 baz çifti içeren 37 DNA dizilimi üzerinde yaptıkları araştırmalar sonucu, insan DNA'sında %90 yer tutmakta olan sözde hurda DNA'nın aslında özel bir dilde yazıldığını haber veriyorlardı. Yaptıkları testler, bu kısımlarda bir lisana benzer özellikler bulunduğunu ortaya koymuştu. Bulguları ışığında, "hurda" denen DNA'nın hiç de boş olmadığını bildirmişlerdi. "Hurda DNA'daki Dilin İpuçları" adlı makalede ise Boston Üniversitesi'nden Eugene Stanley'in yaptığı çalışmalarla, DNA dizilimlerinde insan diline benzer nitelikte bilgi içeren özellikler bulunduğu delillendirildi.- Michael J. Denton, Nature's Destiny, Free Press, New York, 1998, s. 290; ["Mining Treasures form Junk DNA", Science, 4 Şubat 1994; "Hints of a Language in Junk DNA", Science, 25 Kasım 1994

DNA dizilerinin daha önce, %97'sinin hurda ve işe yaramaz olarak tanımlanmasının nedenlerinden biri kuşkusuz ki bilgisizliktir. Cleveland Üniversitesi'nden evrimci bilim adamı Evan Eichler bu durumu şöyle itiraf etmektedir:

Hurda DNA deyimi bizim bilgisizliğimizin yansımasından başka bir şey değil. Gretchen Vogel, " Objection #2: Why Sequence the Junk?", Science, cilt 291, no. 5507,16 Şubat 2001, s. 1184
Kendisi de bir evrimci olan Ernst Mayr da genler hakkındaki bilgilerinin yetersizliğine şöyle değinmektedir:

Bilimi sınırlandıran ciddi bir unsur da ileri derecede kompleks sistemlerin işleyişini açıklamadaki zorluktur... Aynı görüş, ileri derecede kompleks ve hala henüz anlaşılamamış olan genetik bilginin düzenleyici mekanizmaları için de geçerlidir. . Ernst Mayr, This is Biology, The Science of the Living World, The Belknap Press of Harvard University Press, 7. baskı, ABD, 1999, s. 105

Scientific American dergisinin Kasım 2003 sayısında yayınlanan "Görülmeyen Genom: Hurdanın Arasındaki Cevherler" adlı makalede de Avustralya, Queensland Üniversitesi'nde Moleküler Biyobilim Enstitüsü'nün yöneticisi John S. Mattick'in şu sözlerine yer verilmektedir:

Anlaşılmadığı için hurda olarak öne sürülen [genler]in, aslında insanın kompleksliğinin temeli olduğu ortaya çıkabilir."

Moleküler biyolog Prof. Mattick, "intron" denilen ve protein sentezine direkt olarak katılmayan bu dizilimlerin önemi ile ilgili hatalı yorumlara şöyle değinmektedir:

Bunun [hurda DNA'nın] tüm anlamının farkına varılmaması... moleküler biyoloji tarihindeki en büyük hatalardan biri olabilir. W. Wayt Gibbs, "The Unseen Genome," Scientific American, Kasım 2003, ss. 49-50

New Scientist dergisinin 19 Kasım 2005 tarihli bir haberinde ise, sözde hurda DNA'nın öneminin, tahmin edilenden çok daha fazla olabileceğini şöyle dile getirilmektedir:

... olağanüstü bir şekilde, hurda DNA'nın genler kadar -değilse de daha fazlasıyla- önemli olduğu ortaya çıkabilir... Hurda DNA'nın kaldırıldığı raflardan bu şekilde ortaya çıkarılmasını sağlayan, onunla ilgili özel olan nedir? Genomların kıyaslanmasıyla bir delil ortaya çıkmaktadır... Bilim adamlarının henüz çözemediği hayati bilgiyi kodluyor olabilir. Bu da, daha fazla DNA, daha fazla bilgi saklama ve kompleks organizmalar üretme kapasitesi demektir. Açık olan bir şey var. Genlerimizin haritasını çıkardığımıza göre, artık hurdalığı keşfetmeye başlamanın zamanı geldi.

İnsan Genomu Projesi'nin başında bulunan Dr. Francis Collins de, "Hurda" DNA olarak adlandırılan kısımların zannedildiği gibi hurda olmadığını şöyle ifade etmektedir:

Uzun süredir genetik bilginin yüzde 95 kadarını hurda sayıp dikkate almadığımız için sorun yaşıyordum, çünkü henüz ne işlevi olduğunu bilmiyorduk. Buna hurda denmesinin nedeni de ne tür bir işlevi olduğunu hala keşfetmemiş olmamızdı. Fakat tüm genetik bilgi önünüzde seriliyken bizim "hurda" diye adlandırdığımız malzemenin aslında gerçekten işe yarar bir DNA dizilimi olduğunu anlıyorsunuz… Bu nedenle bence genetik bilgiden "hurda" terimi atılmalıdır. . Francis S. Collins, "Faith and the Human Genome Project", Perspectives on Science and Christian Faith, cilt 55, no. 3, Eylül 2003, s. 147


Evrimci genetikçiler, hurda DNA olarak isimlendirdikleri kısımları, teorilerine zorlama bir delil olarak göstermek istediler. Evrimcilerin bu kısımları "hurda" ifadesi ile önemsiz göstermek istemeleri ve dogmatik evrim inançlarına uydurmaları, bilim adamlarının senelerce "hurda" olarak ifade edilen kısımları incelemelerini engellemiştir. Science dergisinde bu durum şöyle açıklanmaktadır:

Cazibesine rağmen, "Hurda DNA" kavramı, bilim adamlarını senelerce kodlamayan DNA'yı incelemekten uzak tutmuştur. Genomlarla gelişigüzel ilgilenen küçük bir grup dışında, genom çöplüğünü kim incelemek isterdi ki? Bununla birlikte, normal hayatta olduğu gibi, bilimde de, boş vakti olan, alay edilme riski alan ve popüler olmayan alanları araştıranlar vardır. Onlar sayesinde, hurda DNA görüşü, özellikle de tekrar eden kısımlar, 1990'ların başında değişmeye başladı. Wojciech Makalowski, "Not Junk After All", Science, 23 Mayıs 2003, cilt 300, no. 5623, ss. 1246-1247

Evrim teorisinin bilimsel açmazlarını birçok çalışmasıyla ortaya koyan Dr. Paul Nelson ise, "Hurda Satıcısı Artık Hurda Satmıyor" başlıklı makalesinde, hurda DNA kavramı için şu açıklamayı yapmaktadır:

Carl Sagan, Shadows of Forgotten Ancestors (Unutulmuş Ataların Gölgeleri) isimli kitabında, "genetik hurdalığın", DNA'daki "fazlalıkların, kekelemelerin (gereksiz tekrarlar) ve kopya edilemez saçmalıkların", hayatın temelinde derin kusurlar bulunduğunu kanıtladığını öne sürmüştü. Bu tür yorumlara daha önce biyoloji literatüründe sık rastlanıyordu, ancak artık bu tür yorumlar yapılmıyor.

Neden mi? Çünkü artık genetikçiler, genetik enkaz olarak bilinen kısımların fonksiyonlarını keşfediyorlar.

Helen Pearson, "Hurda DNA Hayati Bir Rol Ortaya Koyuyor: Anlaşılmayan Genetik Dizilimler Vazgeçilmez Gözüküyor" başlıklı makalesinde şöyle bildirmektedir:

Bilim adamları sır dolu, tüm omurgalıların hayatta kalmasında çok büyük öneme sahip DNA parçalarından oluşan bir koleksiyon üzerinde bulmaca çözüyorlar. Fakat bunların fonksiyonları tamamen bir bilinmeyen... bu parçalar hiçbir protein kodlamayan genomun geniş bölümleri üzerinde bulunuyor. Bu kısımların varlığı, çoğunlukla hurda DNA ifadesiyle önemsenmemiş bu alanların öneminin, bir kimsenin tahmininin çok ötesinde olabileceğine dair gelişen delilleri artırıyor.
Perlegen Bilimleri şirketinde, DNA'nın hurda olduğu öne sürülen kısımları inceleyen Dr. Kelly A. Frazer, "Bu [bulgular] insanların merakını uyandıracak. Bu insanları alıp götüren türden şeyler." derken, Cambridge Broad Enstitüsü'nden genetikçi Kerstin Lindblad-Toh da yapılan çalışmalar için "Bunlar daha buzdağının tepesi." demektedir.


DNA’NIN KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN KISIMLARI
YARATILIŞTAKİ MUCİZELERDEN BİRİDİR

DNA'nın kopyasını taşıyan mesajcı RNA üzerinde iki ana bölüm bulunmaktadır.

Bunlar, “ekzon” denilen protein kodlayan kısımlar ve “intron” denilen protein kodlamayan kısımlar. İntronlar görevleri daha yeni yeni anlaşılmaya başlanan uzun DNA şeritleridir. Mesajcı RNA üzerindeki protein kodlamayan ve araya giren bu kısımlar, kesim enzimleri tarafından kesilerek aradan çıkarılır. 1977'de keşfedilen intronlar, protein kodlayan talimatların arasına girdikleri için önceleri “araya giren (intervening) genler” olarak adlandırıldılar. Science dergisinde yayınlanan “Hurda DNA'da Hazine Avcılığı” makalesine göre, şu an intronların “hücrenin yaşamı için hayati öneme sahip farklı bir DNA bölümünün kompleks karışımı” olduğu kabul edilmektedir.1 Ayrıca haberde intronların fonksiyonları öğrenildikçe, bunların kanser tedavisinde tümör belirleyici olarak kullanılmalarının söz konusu olabileceği de bildirilmektedir. İntronlardaki değişikliklerin kanser oluşumu ile doğrudan ilgili olduğuna dair bulgular, intronların insanın hayatındaki öneminin göstergesidir.

1- R. Nowak, “Mining Treasures from 'junk DNA”, Science, 1994, cilt 263, s. 608; Jerry Bergman, “The Functions of Introns: From Junk DNA to Designed DNA”, 18 Kasım 2001; http://www.rae.org/introns.html


Bu bulgulara rağmen evrimcilerin çoğu, amaçlarına uygun buldukları "Hurda DNA" kavramını, son ana kadar savunmaya devam etmişlerdir. Evrimcilerin, iddialarına sözde delil oluşturmak için kullandıkları hurda DNA kavramı da sona ermiştir. DNA üzerinde yapılan yoğun araştırmalar, söz konusu DNA kısımlarının hayati öneme sahip olması dolayısıyla, gerekli, faydalı DNA kısımları olduğunu ispatlamıştır. Böylece Darwinistlerin bir gafı daha bilim literatürüne geçmiştir.

Mitokondriyel Havva Tezinin Geçersizliği

Hücrenin içinde proteinlerden oluşan mitokondri, aynı bir elektrik santrali gibi çalışır ve hücrenin ihtiyacı olan enerjiyi üretir. Bu santrallerde, besinlerden elde edilen kimyasal enerjiler, hücrenin kullanabileceği ATP denilen enerji paketlerine dönüştürülür. Hücre içinde hayatı sağlayan bütün olaylar, mitokondrilerde üretilen, kullanıma hazır bu enerji paketleri sayesinde gerçekleşir. DNA, hücre çekirdeğinde bulunmasının yanı sıra, enerji üretim merkezleri olan bu mitokondrilerde de bulunur.

Mitokondrilerde, Mitokondriyal DNA (mtDNA) bulunur. Evrimciler, mitokondriyal DNA'larının kalıtımsal olarak çeşitlenmesini, bir "evrim" olarak yorumlar ve bu varsayımı "moleküler saat" ismini verdikleri bir başka varsayımla birleştirirler. 1965 yılında ortaya atılan moleküler saat hipotezi, nükleotid ve proteinlerdeki dizilimde, zaman içinde sabit aralıklarla değişimlerin yaşanacağını ileri sürmüştür. Bu teze dayanarak, mtDNA değişimleri analiz edilen canlıların, ortak bir atadan ne zaman ayrıldıklarının bulunabileceği varsayılmıştır.

Ancak burada, mtDNA'da bulunan ve canlıları sabit zaman aralıklarında değişime uğratan, bir tür saat mekanizmasının bulunduğu anlaşılmamalıdır. Bir canlının fosilleşen kemikleri, çok çabuk dejenere olan DNA moleküllerini barındırmaz. Dolayısıyla DNA molekülüne dayanarak doğa tarihinin incelenmesi söz konusu değildir. Bu analizler, evrimcilerin canlılar tarihini, kendi varsayımlarına zorla uyarlama çabalarıdır.

Evrimciler, bu ön yargıdan hareketle mevcut evrim soyağacının hangi tarihte nerede başladığını belirlemeye çalışmışlardır. Mitokondriyel DNA'daki çeşitlilik en çok Afrikalılarda görüldüğü için, onların neslinin en eski olduğuna karar vermişlerdir. Bunun sonucunda günümüzde yaşayan tüm insan ırklarının, 130.000 yıl önce Afrika'da yaşamış bir kadından türediği, bu kadının da sözde evrimle ortaya çıkmış, Homo sapiens'in ilk temsilcisi olduğu iddia edilmiştir.

Söz konusu kadınla ilgili tahminler mitokondriyel DNA analizlerine dayandırıldığı için, bu hayali kadına "mitokondriyel Havva" ismi verilmektedir. Oysa bu çalışmada kullanılan metot, tarafsız bilimsel gözle incelendiğinde, ilk insanlara ait tarih ya da coğrafi yer belirlemede kullanılamayacağı kolayca görülecektir. Evrimcilerin dayandıkları varsayımlar, varlığı kanıtlanamayan, deney ve gözlemle örneklendirilememiş olan iddialardır. Nitekim bu tezin bilimsel bir değer taşımadığı, bugün evrim teorisini savunan pek çok bilim adamı tarafından da kabul edilmektedir.

Ünlü Nature dergisinin editör kurulundan Henry Gee, "Afrika Cenneti Üzerindeki İstatistiksel Bulut" adlı yazısında mitokondriyel DNA (mtDNA) çalışması sonuçlarını "saçmalık, anlamsız veri" olarak değerlendirdi. Gee'nin yazısında mevcut 136 mtDNA serisi ele alındığında, çizilen soy ağaçlarının sayısının 1 milyarı geçtiği bildiriliyordu. Yani yapılan bu çalışmada, 1 milyar kadar tesadüfi soy ağacı görmezlikten gelinmiş, ancak şempanze ve insanın sözde ortak evrimsel geçmişi olduğu varsayımına uygun olan tek soyağacı seçilmişti.

Herşeyden önce, tüm bu varsayımlar evrim teorisine hiçbir bilimsel kanıt oluşturmamaktadır. Örneğin moleküler saat analizine göre, insanla şempanzenin 10 milyon yıl önce birbirinden ayrılmış olması gerektiğini iddia eden bir evrimci, zaten bu çalışmasına iki canlının evrimsel akraba olduğu inancına körü körüne bir bağlılıkla başlamıştır. Burada kısır döngü içinde düşünmektedirler ve varsayımlar üzerine inşa edilen bu tip çalışmalar, vakit kaybı olmaktan öteye geçememektedir.

Washington Üniversitesi'nden genetikçi Alan Templeton da, DNA serilerinden yola çıkarak, insanın kökeni için bir tarih belirlemenin imkansız olduğunu belirtmiştir. Çünkü DNA'lar insan toplulukları arasında oldukça fazla karışmıştır. Bu durum, matematiksel olarak bakıldığında, soy ağacında tek bir insana ait mtDNA'yı ayırt etmenin imkansız olduğu anlamına gelmektedir. En çarpıcı itiraf ise, bu tezin sahiplerine aittir. 1992 yılında çalışmayı tekrarlayan ekipten Mark Stoneking (Pennsylvania Eyalet Üniversitesi), Science dergisine yazdığı bir mektupta "Afrikalı Havva" iddiasının geçersiz olduğunu kabul etmiştir.

Ayrıca mitokondriyel DNA analizi, mitokondrinin sadece anne tarafından aktarıldığı, böylelikle mitokondriyal DNA parçalarındaki değişimlerin anne, anneanne, büyük anneanne vs. kanalıyla en eski ataya kadar izlenebileceği kabul edilerek yapılır. Oysa mitokondrinin sadece anne yoluyla aktarıldığı fikri artık bir efsaneden ibarettir. Çünkü mitokondrinin babadan da aktarılabileceğini gösteren bilimsel bulgular ortaya çıkmıştır. Ünlü New Scientist dergisinde "Mitokondri hem Anneden hem de Babadan Aktarılabiliyor" başlığıyla verilen haberde, Danimarkalı bir hastanın, mitokondrilerini %90 oranında babasından aldığının anlaşıldığı anlatılmaktadır. Bu durumda evrim senaryolarına destek olarak gösterilen tüm mtDNA araştırmalarının, gerçekte bir anlam ifade etmediği ortaya çıkmaktadır. New Scientist dergisinde bu durum şöyle aktarılmaktadır:

Evrim biyologları, türlerin birbirinden ayrılmasını, mitokondriyal DNA dizilerindeki farklılıklardan yola çıkarak tarihlendiriyorlardı. Mitokondriyal DNA'nın çok nadiren de olsa babadan aktarılması, çalışmalarının çoğunu geçersiz kılmaya yeterli olacaktır.

Ünlü Nature dergisi evrimci bir yayın organı olmasına karşın bu bulguların "mitokondriyel DNA varsayımlarını haksız çıkardığını" itiraf etmiştir:

Mitokondri aktarımında babadan geçen DNA ihtimali, tarih öncesi olayları zamanlandırmada, insan mitokondriyel DNA'sından faydalanılan birçok evrimsel ve moleküler antropolojik çalışmanın yeniden değerlendirilmesi anlamına gelebilir. . Eleanor Lawrence, "Fathers Can Be Influential Too", 18 Mart 1999: http://www.nature.com/nsu/990318/990318-5.html

Son olarak, Annals of Human Genetics dergisinde çıkan bir yazıda bugüne kadar basılmış tüm mitokondriyel DNA analizlerinin yarısından çoğunun hatalı bulunduğu bildirilmiştir. Habere göre evrimcilerin başvurduğu mitokondriyel DNA veri bankaları, hatalı işlenmiş bilgilere dayanıyordu. Peter Forster isimli araştırmacının ortaya çıkardığı bu durumu Nature dergisi şöyle haber veriyordu:

Hatalar o kadar yaygın ki, genetikçiler insan popülasyonları ve evrim çalışmalarında yanlış sonuçlara varabiliyorlar… evrim ağaçlarına yönelik hata-araştırma yöntemi, bu hataların tahmin edilenden daha çok olduğunu ortaya koyuyor. Carina Dennis, "Error Reports Threaten to Unravel Databases of Mitochondrial DNA", Nature, 20 Şubat 2003, cilt. 421, ss. 773-774



DNA, hücre çekirdeğinde bulunmasının yanı sıra, enerji üretim merkezleri olan bu mitokondrilerde de bulunur.

Böylece Forster'ın bu tespitiyle birlikte, evrimcilerin çalışmalarında kullandıkları istatistiki verilerin güvenilmezliği daha da pekişmiştir. Görüldüğü gibi günümüzde yaşayan insanların genlerine bakıp, tamamen hatalı bir yöntemle sürdürülen ve sadece evrimci ön yargılarla yorumlanan genetik analizler, evrime bir kanıt değildir. Mitokondriyel DNA analizlerinin tutarsızlığını ispatlayan somut bilimsel kanıtlar, bu alandaki evrimci iddiaları boşa çıkarmaktadır. Gerçekten yaşanmış bir evrim süreci olmadığı için, herkes kendine göre ayrı bir senaryo kurgulamaktadır. Mitokondriyel Havva tezi de ağır darbeler alarak bilim tarihine gömülmek üzere olan, evrim teorisini zorla ayakta tutma çabalarından biridir.

 

Bencil Gen, Bilinçli Gen İddialarının Geçersizliği

Darwinistlerin hayali iddialarından bir diğeri de "bencil gen teorisi (gen seleksiyon teorisi)"dir. Söz konusu teoriye göre belirli gen türleri, hayatta kalabilme ve üremede daha iyi olan canlılar yaparak ya da geliştirerek, kendi hayatta kalabilme olanaklarını artırmaktadırlar. Bu yüzden kendi genlerini sonraki nesillere geçirmede daha iyi olan, bitki ve hayvan üretebilen gen türlerinin, dünyaya hakim olacağı iddia edilmektedir.

Teorinin geçersizliğine değinmeden evvel, teorinin ortaya atılış şeklini de belirtmekte fayda vardır. Gen seleksiyonculuğu, felsefecilerin indirgemecilik (reductionism) olarak adlandırdıkları mantık yürütmeye bir örnektir. İndirgemeciler, insan aklı da dahil olmak üzere, herşeyin madde esasına indirgenebileceğini iddia etmektedirler. Ancak bir önceki bölümde detaylı açıkladığımız gibi "hayatın sadece maddeden ibaret olduğu" iddiası açıkça bir yanılgıdır. Dolayısıyla bu felsefeyi insana uyarlayan ve evrim teorisinin koyu bir savunucusu olan Richard Dawkins'in iddiaları da yanlış, hatta saçmadır.

Dawkinse göre: "Biz hayatta kalma makineleriyiz, genler olarak bilinen bencil molekülleri koruyabilmek için kör olarak programlanmış robot araçlarız." Richard Dawkins, "The Selfish Gene" (Bencil Gen) adlı kitabında, tüm canlıların aslında, "bencil, çıkarcı ve sadece kendisini çoğaltarak varlığını korumaya çalışan genlerden ibaret olduğunu" ve "hayatın tek amacının DNA'nın hayatta kalması olduğunu" ileri sürmektedir. Oysa bu iddia temelsiz ve son derece akıl dışı bir varsayıma -genlerin bir aklı, bilinci ve hatta "karakteri" olduğu varsayımına- dayanmaktadır. Bu, günümüzdeki materyalist indirgemeciliğin, ne denli hatalı sonuçlara vardırabileceğinin bir göstergesidir.

Bu varsayımın saçmalığını görmek içinse, genlerin ne olduğunu hatırlamak yeterlidir: Genler, birbirine eklenmiş ve özel bir "katlama ve paketleme" yöntemi ile sıkıştırılmış DNA parçalarıdır. DNA ise detaylarına önceki bölümlerde değindiğimiz gibi, belirli bir şifreyi içerecek biçimde birbirine eklenmiş uzun dev bir moleküldür. Elbette ki kör ve şuursuz atomların biraraya gelmesiyle oluşan bir molekülün "bencil" olması, "kendisini üreme yoluyla çoğaltmayı hedeflemesi" veya başka bir şekilde bilinçli bir amaca sahip olması mümkün değildir. DNA, temelinde bir atomlar zinciridir ve hiçbir atom, akıl ve bilince, özellikle de "bencilliğe" sahip değildir. Dolayısıyla Dawkins'in ortaya attığı "bencil gen" tezi, akıl ve bilim dışı bir masaldan ibarettir.

Avustralyalı bilim adamı Lucy G. Sullivan, Dawkins'i, "yazdıklarının, sahte-bilimsel teorilerin palazlanmasına yol açtığı ve daha çok edebiyatın konusu olabilecek ilgi alanlarının bilime girmesine sebep olduğu" için eleştirmiştir.( http://www.arn.org/docs/odesign/od171/ls171.htm) Harvard Üniversitesi'nden evrim genetikçisi Richard Lewontin, Dawkins'i "piyasada satan hikayelerinde doğrulanmamış veya gerçeğe aykırı iddialara yer veren" yazarlar arasında saymıştır:

Yeterli kanıta dayanmayan iddialar, bilim literatürünü, özellikle popüler bilim yazarlığı literatürünüdoldurmaktadır. Carl Sagan'ın "bilimin popülerleşmesine katkıda bulunan en iyi çağdaş yazarlar listesi, E. O. Wilson, Lewis Thomas ve Richard Dawkins'i içermektedir, ki bunların her biri, piyasada sattıkları hikayelerinin içinde, doğrulanmamış veya gerçeğe aykırı iddialara yer vermişlerdir.

Bizzat Dawkins'in kendisi, yaptığının bir taraftarlık olduğunu, tezinin bilimsel bir tez olmadığını itiraf etmekle, tüm bunları propaganda amaçlı olarak sürdürdüğünü de gözler önüne sermektedir. The Extended Phenotype (Genişletilmiş Fenotip) isimli kitabının birinci sayfasında şunları yazmaktadır:

Bu çalışmam, utanmazca bir taraftarlık. Hayvan ve bitkilere bakmak ve yaptıklarını neden yaptıklarını merak etmek için belli bir yöntemi savunmak istiyorum. Taraftarlığını yaptığım şey, yeni bir teori, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir yeni bir hipotez ya da öngörüleriyle değerlendirilebilir bir model de değil. . Richard Dawkins, The Extended Phenotype, W. W. Norton, New York, s. 1

Evrimciler, insanın ruhunun varlığını kabul etmek istemedikleri için, insanı bir madde yığınından ibaret görmekte, dolayısıyla bu madde yığınının bir yerine bir şekilde şuur atfetmeye çalışmaktadırlar. Genlere şuur atfedecek kadar tutarsız bir iddia ileri sürmeleri ise, ne kadar zor durumda kaldıklarının bir göstergesidir. Eskiden tahtadan veya taştan yapılma putlarda akıl ve bilinç olduğunu zanneden putperestlerin yerini, günümüzde moleküllerde, bu molekülleri oluşturan cansız atomlarda akıl ve bilinç olduğunu zanneden evrimciler almıştır.

Bu batıl inanışın sonucu olarak şiddet, cinsel taciz, tecavüz, saldırganlık, kıskançlık gibi özelliklerin insanlara sözde hayvan atalarından miras kaldığı ve bu davranışların evrimin doğal bir sonucu olduğu iddia edilmektedir. Bu iddianın temelinde ise, insanın genlerden ibaret bir makine olduğu, genlerin ise sanki bilinçli bir varlık gibi sürekli olarak "evrimleşme ve hayatta kalma" amacında olduğu şeklindeki evrimci bir batıl inanış yatmaktadır.

Nasıl ki bir kitabın "bencil" olması, "kendisini üreme yoluyla çoğaltmayı hedeflemesi" veya herhangi bir şekilde bilince sahip olması mümkün değilse, aynı durum DNA için de geçerlidir. Çünkü DNA, şuursuz ve cansız atomlardan oluşan bir molekül zinciridir ve hiçbir molekül akıl ve bilince sahip değildir. Ayrıca İsrailli bilim adamı Gerald L. Schroeder, hücrenin bölünerek DNA'sını aktarmasının, iddiaların aksine bencilce değil, fedakarane bir davranış olduğuna dikkat çekmektedir:

Mayoz bölünmenin çözülemeyen yönlerinden biri de hücrenin fedakar doğasıdır. Bir hücre neden kromozomal bilgisinin yarısından feragat edip, üretilecek hücrenin kendisinin kopyası olamayacağını garantileyen bir anlaşmaya kendi isteğiyle katılsın ki? Ben bu fedakarlığın öz-yıkıma işaret ettiğini düşünürüm. Zira bir ebeveynin kromozomlarını bir diğerinin kromozomları ile karıştırması, ebeveyn çocukta yeniden tam olarak hayat bulamayacağı için, bir anlamda öz-yıkımdır. Tamamen bencil olan bir hücrenin bu konuda da bencil davranması hiç de şaşırtıcı bir şey olmazdı... Bireyin mayoz bölünmeden hiçbir kazancı yoktur. Gerald L. Schroeder, Tanrı'nın Saklı Yüzü, çev. Ahmet Ergenç, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2003, ss. 80-81



De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların malikine, İnsanların (gerçek) ilahına;
(Nas Suresi, 1-3)

Dolayısıyla bencil gen iddiasının, gerçeklerle bir ilgisi yoktur ve iddia, hayalden öteye gidememektedir. İnsanları hayvan olarak nitelendiren, bir insanı sadece genlerini taşımakla ve bir sonraki nesle aktarmakla sorumlu bir robot gibi gören Darwinist düşünce, 20. yüzyılda büyük bir artış gösteren şiddet olaylarının, soykırımların, zalimliklerin, ahlaki dejenerasyonun da en büyük sorumlusu olmuştur. Çünkü bu tür bir bakış açısı, tüm zalimliklere, saldırganlıklara, ahlaksızlığa sözde bilimsel bir meşruiyet kazandırmıştır. 20. yüzyılın en büyük katliamlarını gerçekleştiren Hitler dahi, kendisine Darwinizm'i destek olarak göstermiştir. Sözde "üstün ırk"ın dışındaki ırkların yaşamalarına gerek görmeyen, onları öldürmeyi hayvanları öldürmekle bir tutan Hitler'e, zalimliği ve saldırganlığı konusunda destek veren yine Darwinizm olmuştur.

İnsanların genetik olarak saldırgan, acımasız, rekabetçi, bencil, katil olabileceğini savunan Darwinizm, tüm suçları meşru göstermek için kullanılan bir safsatadır. Her insan Allah'ın kendisine üflediği ruhu taşır ve kendisini yoktan var eden Rabbimiz'e karşı sorumludur. Allah, Kuran'da kendisini başıboş zannedenlere yaratılışlarını ve ölümden sonra tekrar dirileceklerini şöyle bildirmektedir:

İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.'

Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı. (Öyleyse Allah,) Ölüleri diriltmeye güç yetiren değil midir? (Kıyamet Suresi, 36-40)

Sonuç

İdeolojik kaygılardan sıyrılıp, evrimcilerin taraflı yorumlarından bağımsız çalışan bir bilim, kuşkusuz hızla gelişmeye başlayacaktır. Mantığın, aklın ve bilimin gösterdiği doğrultuda gerçekler dikkate alınmış olsa, canlılığın kökeni, "tesadüf" safsatasına yönelmeden araştırılsa, evrenin ve canlılığın nasıl var olduğu sorusuna en net ve hızlı cevabın alınması da mümkün olacaktır. Böylece gerçek bilimin önü açılacak, bilimsel gelişmeler hız kazanacak, sahte deliller sunmak için emek, zaman ve para harcanmayacak ve bilim, tesadüf gibi mantıksız, çelişki dolu kavramları, safsataları savunmak gibi faydasız amaçlardan kurtulmuş olacaktır. Bir ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

"Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte (Allah'a) teslim olanlar, artık onlar 'gerçeği ve doğruyu' araştırıp-bulanlardır." (Cin Suresi, 14)